23 Aralık 2014 Salı

KORKUYORUM

Hepimizin kaçtığı bir şeyler var hayatta, yüzleşmekten korktuğu yok saydığında yok olacağını umduğu bir şeyler. Ne kadar az anlıyoruz aslında birbirimizi, herkes sadece kendi söylemek istediğini söylüyor. Anlaşılmayı bekliyor ama anlamak istemiyor. Dinlemenin de pek işine geldiği söylenemez. En çok yok sayılmaktan, istenmemekten, onay görmemekten korkuyor. Çocukken en sık yaşadığımız duygu hali, bütün hücrelerimize sirayet etmiş. Kimse bunlardan korkarak davrandığının farkında değil. Ya ben süper dehşet bir insanım diyor ya da ortası yokmuş gibi ben ne zavallı talihsiz birisiyim.


Bazen uyanıyorum tüm bunların ortasında, insanların sağa sola koşturan bir rüyanın içindeki hallerini
görüyorum. Yalnız da hissediyorum kendimi, sessizce susuyorum. Bu anlarda söylesem de hiç bir şey olmuyor uyandıramıyorum karşımdakini. Daha fazla egoyla bana saldırmasından, rüyasında gördüğü canavarı kovalamasından başka bir şey yaşanmıyor o anda. Sonra ben de yeniden uyuyorum. Uyanmak istemediğimden mi, uyandığımda yapayalnız kaldığımdan mı, yoksa gözlerimdeki uyku mahmurluğuyla daha fazla uyanık kalmaya dayanamadığımdan mı bilmiyorum. O acının içine atıyorum tekrar kendimi, yel değirmenlerine savaş açıyorum. Olmayan şeyler için dertlenip rüyamı gerçek sanıyorum.
Sonra yine uyanıyorum. Kızıyorum kendime, saçmalamama, olmayanı gerçek sanmama, çiçek bahçesindeki arıyı gördüğüm için korkuyor olmama. Sonra hayat ağır geliyor, taşıyamamaktan korkuyorum. Hak edememekten, buraya gelme nedeni mi gerçekleştirememekten, o rüyanın içindeki pırıltılara kapılıp olmayan şeylerin peşinden koşmaktan korkuyorum. Biraz korkağım doğru ama biraz da cesur oluyorum bazen, uyandığımda. Oysa tekrar uymaktan korkmalıyım salt, cehenneme geri dönmekten korkmalıyım, dualiteye dalmaktan korkmalıyım. Korkmuyorum. O kadar alışık ki bilincim uyumaya, saniyesinde damarlarıma uyuşturucu gibi beni bilinenin hoş sularına çekiyor. Sağa sola saldırmaktan, öfke duymaktan, kıskanmaktan, hırçınca oradan oraya savrulmaktan, ağlamaktan, bağırmaktan gizli bir haz duyuyor benliğim. Bildiğim tek yaşama şekli bu, diğeri beni korkutuyor, korkmamam gereken asıl o iken gerçeğe uyanmaktan korkuyorum. Kimim ben, nereden geldim? İçimde benimle birlikte neleri getirdim? Ne yapmalıyım? Nasıl yapmalıyım? Kim olduğumu anlamaktan korkuyorum, bu güne kadar yaşadığım her şeyin kocaman bir yalandan ibaret olduğunu fark etmekten ve sevmekten korkuyorum. Öpüldünüz.


17 Aralık 2014 Çarşamba

DEĞİŞİM DÖNEMİ


Değişim dönemleri oldukça sancılı geçiyor. İnsanın en büyük zaaflarından bir tanesi kendinde olanı bir türlü fark edememesi. Değişimi isteyip, bunun için çırpınıp hala hiç bir şeyin değişmediği o nokta, hayattaki anlam arayışını ciddi boyutta yaptığımız ve pes etmeye en yakın olduğumuz yer.

İnsan da değişime büyük bir direnç var. Elimdeki bir kuş daldaki iki kuştan daha iyidir diye düşünüp, bu değişime karşı büyük bir direnç geliştiriyor. Yeni açılacak tüm kapıların bizim için daha iyi olduğunu bilmemize rağmen, direniyoruz elimizdekileri tutmaya. Değişimlerin kaçınılmaz olduğu, artık hayatın cehenneme döndüğü o noktaya kadar bekleme eğiliminde olmamız. Hayatın bizi ilk uyarısında bu uyarıyı ve değişmemiz gerektiğini görmezden gelmemiz, ileri aşamalarda bizi değişmek zorunda bırakan olaylar zincirini yaşamımıza çekiyor.

Farkındalığımızın zayıflığı ve bunu geliştirmek konusundaki yetersizliğimiz ve çabalamayışımız bugünün dünyasında, ruhsal hastalıkların pençesine düşmemizi kaçınılmaz kılıyor. Kronik depresyon son dönemin en hızlı yayılan hastalığı. Bunun sebebinin kendimizi tanımayışımız ve bu tanıma işinden son sürat kaçmamızdır. Kaçabilmek için türlü türlü araçlar, beynimizi meşgul edecek düşündürmeyecek alışkanlıklar ve araçlar ediniyoruz. Uyuşturduğumuz beynimizle, düşünmemeye, uyanmamaya ve yüzleşmemeye kararlı, mutsuzlar ordusunun neferleri olmayı sürdürüyoruz.

Oysa değişimin kaçınılmaz ve gerekli olduğunu, bunu yapmanın içinde bulunduğumuz cehennemin tek çıkış bileti olduğunu göremiyoruz. Değiştirmeye çalıştığımız şeyse kendimizden ziyade sorunlarımızın kaynağı olarak gördüğümüz benden başka her şey. Oysa meşhur hint atasözünün de dediği gibi, " Kimseyi değiştiremezsiniz, sadece kendinizi değiştirebilirsiniz; kendinizi değiştirirseniz dünya değişir.

Suçlayacak birilerini bulmak o kadar kolay ki. Bütün hataları bizim dışımızdaki kişilere, olaylara, anne babamıza hatta doğum haritalarımıza yükleyerek kendimizi soktuğumuz kurban zihniyetinde bir zavallıyı oynamayı sürdürüyoruz. Bunların hepsi Egonun oyunları. Egonun korkularınızı örtmek için geliştirdiği davranış modelleri. Korkularınızla yüzleşmeye başladığınızda, değişimin gelmesi kaçınılmaz. Ama bir çok kültürde olduğu gibi bizde de zayıflık olarak algılanan bu korkularla yüzleşmek, onaylanmamakla, sevilmemekle, zayıf olmakla eşleşme ihtimalinden dolayı bilinç altınızın ısrarla kaçtığı ve uzak durduğu bir hal.

Kendimizi fark etmek yerine, televizyon izliyoruz, kendimizi fark etmek yerine bilgisayar da takılıyoruz, içiyoruz, müzik dinliyoruz, kitap okuyoruz, kendimizden kaçmak için, kafamızdan geçen her hangi bir düşünceye yakalanmamak için öylesine çaba harcıyoruz ki. Bu çabayı yüzleşmek için harcamış olsak içimizde bir kaç İnsan-ı Kamil dolaşıyor olabilirdi. Bütün bunları yaparak anı kaçırdığımızı ve aslında geçmiş ve geleceğin olmadığı gerçeğinden hareketle aslında yaşamamayı seçtiğimizi, bir nevi uyuduğumuzu da göz ardı ediyoruz.

Uyanmak için illahi bir çağrı almaya gerek yok. Bir yerde bize bir enerjinin inmesine, bir evraka anına da gerek yok. Sadece bir tane karar vermeye gerek var. Ben uyanıyorum şimdi. Ve öyle de oldu. Öpüldünüz.


15 Aralık 2014 Pazartesi

SANATÇI OLMAK

Sanat, birçok dalıyla yer buluyor hayatımızda. Yaratım gücümüzü tetikleyen, bizi güzel olana hayranlık duymaya biraz daha yaklaştıran bir yerde duruyor. Sanata ve sanatçıya olan ilgi, tarihin her döneminde popüleritesini korumuş. Vefasızlıklar da yaşamış sanatçı, ancak emeği eninde sonunda taçlandırılmış. Zamanının ilerisinde olduğundan, zamanı geldiğinde anlaşılmış. Bütün duyuları açık, evrensel enerjiyle temas halindedir sanatçı. Zaten bu nedenle, yaratılmamışı yaratır. Elindeki esere ol, der.
Neden oyuncu olmak istediğimi, geçenlerde okuduğum bir kitapla daha iyi anladım. Kitaptaki yazar sihre o kadar aşıktım ki, sihre en yakın şeyin tiyatro olduğunu gördüğümde oyuncu olmaya karar verdim diyordu. Ben de tam bu nedenle oyuncu olmaya karar vermiştim. Henüz sekiz yaşındayken içinde sihir olan her şeye hayrandım. Ve bir gün ilçemize gelen çocuk oyununda o sihri gördüm. Canlıydı, karşımdaydı. Herkesin büyülenen bakışlarını izledim. Büyülü bir şeydi tiyatro. Oyuncu olmaya o gün karar verdim. Bir illüzyonun içinde, illüzyon yaratmak. Ben olmayan bir sürü role büründüm bunca zaman, ama aslında hepsi de bendim bu rollerin. Kendi benliğinin içine başka birisini almak, kimi zihinlere çok zor gelen bir şey. Düşünsenize birisi geliyor ve size kay bakalım kenara ben yerleşeceğim senin bulunduğun yere diyor. Bu aslında kendinden birçok kereler vazgeçmek ve tekrar tekrar kendini bulmak gibi. Oyunculuk mesleği bu nedenle çok sağlam bir psikoloji istiyor. Sevmeden yapmanın imkânsız olduğu bir meslek kısacası. 

Ancak, ülkemizde sanata yeterli değer verilmiyor ne yazık ki. Yurt dışında bulunan pek çok şart yerine getirilmiyor. Meslek örgütleri yeterince çalışmıyor, ya da çalışmalarına izin verilmiyor.
Hak ettiğinizden düşük ücretler, uzun çalışma saatleri, alınamayan telif hakları. İnsanların yeterliliklerine bakmadan çalıştırılmaları ve bunun diğer sanatçıların üstüne iki kat yük bindirmesi. Örneğin yurt dışında sekiz saatten bir dakika fazla çalışılmıyor, bizim ülkemizde yirmi saat çalışan setler biliyorum. Çocuk oyuncular için gerekli olan, psikolog kontrolünde oynamaları şartı sağlanmıyor. Çocuklara setlerde annen öldü şimdi senin tamam mı ağlayacaksın deniyor? Herkes bu işten çok para kazanıldığını zannettiği için, magazin programlarında görülen ünlülerin fütursuzca para harcamalarına özenip, ben oyuncu olacağım tamam deyince setlerin onlara kucak açtığını sanıyor. Böylece eğitim almak istemeyen, kısa yoldan şöhret peşinde olan, bütün derdi çalışmadan para kazanmak, tanınmak ve rahat yaşamak olan şöhret sevdalıları akın ediyor setlere.

Gerçekten uzun yıllar emek vermiş, eğitim almış insanlarda bu şöhret sevdalılarından dolayı hak ettikleri ücretleri alamadıkları gibi, setlerde onlar oynayamadıkları için, tekrar tekrar çekimlerin yapılmasına katlanıp, onların yerine projenin izlenir olabilmesi için, fazladan oyunculuk performansı göstermek zorunda kalıyorlar. Kısacası, günümüzde artık şöhret olmak isteyen çok, emek harcamaya gelince kimse emek harcamak niyetinde değil. İnternetten bana ulaşan birçok oyuncu adayının söyledikleri ve talep ettikleri inanılır gibi değil. Hiç unutmam Antep’ten birisi, bulunduğum şehir oyunculuk yapmaya müsait değil demişti. Oyunculuk sadece İstanbul da yapılabilirmiş gibi. Sen oyunculuk değil şöhret istiyorsun farkında mısın dediğimde de, fütursuzca evet doğru dedi. Böyle bir sürü örnek sıralamak mümkün. Üzülerek o arkadaşlara bir kez daha bildiriyorum ki, oyunculuk bir sanattır. Ve gerçekten o sanatı içinde barındıran kişilerin şöhret olmak umurunda değildir. Çünkü; o insanlar yaratmayı severler, bilirler ki bizler yaratıcıyız. Ve yarattıklarımız evrende bir iz bırakıyor. Öpüldünüz.

12 Aralık 2014 Cuma

KENDİMİZ YARATIYORUZ

Hayatta şans diye bir şeyin olduğuna inanmıyorum. Kendi şansımızı kendimiz yaratıyoruz. Düşüncelerimizle, hayata bakış açımızla, hayatı karşılama biçimimizle.

Önümüze bir çok seçenek çıkıyor ve bizim seçimlerimiz hayattaki yönümüzü belirliyor. Birbirine bağlı o kadar çok iplikçik var ki, bu hassas dengeyi fark edemiyoruz. Başımıza gelen olayı şanssızlık olarak niteliyoruz ve kadere lanet okuyoruz.

Kader de bizim seçtiğimiz bir şey, buraya gelmeden önce yapıyoruz bu seçimi. Ruh bilincindeyken. Hangi ailede doğacağımızla başlıyor bu seçim. Ailemi ben seçmedim ki, diye çok duymuşumdur. Aslında ben bizim seçtiğimize inanıyorum. Tekamülümüz doğrultusunda en doğru aileyi seçtiğimize ve karşımıza çıkan büyük olayların bir çoğuna da kendimizin karar verdiğine inanıyorum. Dolayısıyla illahi birisini suçlamak istiyorsanız işe kendinizden başlayın. Çünkü tüm yaşamınızdakilerden sorumlu olan sizsiniz. Bunu söylediğimde insanlar aşırı bir tepki gösteriyorlar. Nasıl yani başına gelmiş o kötü olaydan o zavallı mı sorumlu. Her zaman söylediğim gibi bir kez yaşadığınızı düşünürseniz ve bireysel bir değerlendirmeye girerseniz belki söylediğinizde haklı gibi durabilirsiniz. Ama yaşanan her olayın bireysel baz da olduğu kadar grup tekamülü içinde planlandığını, ruhların bunun için anlaşma yaptığını unutmazsak ve her bir kişinin geçmiş yaşamlarından kalan karmalarını, aile ağaçlarından getirdikleri karmaları da unutmazsak bunun cevabını vermiş oluruz.

Tek hayat yaşamıyoruz biz, her şekilde yaşamıyoruz. İstersek her bir ruhun beden almaya devam ettiğini düşünelim, istersek kocaman bir BİR'in ruh havuzunda bulunan ruhlardan tek tek dünyaya bağımsız ruhların geldiğini düşünelim. Hiç birinde tek bir hayat yok. Biri her ruhun kendi yaptıklarının sorumluluğu, diğeri kocaman BİR'in karmasının sorumluluğu, her halükarda bizim sorumluluğumuz.

Elbette bu karmaları yaratıp yaratmama kararı bize ait. Bunun bizden ya da ailemize ait karma köklerimizden silinmediğini bir şekilde ödendiğini unutmazsak sanırım adımlarımızı atarken daha dikkatli oluruz. Yaptıklarımızın sorumluluğunu bir sonraki hayatımızda ödeyebiliriz ya da torunumuz ödeyebilir. Her halükarda sizin tekamül grubunuz bu karmayı sıfırlamak zorunda.

O halde yaşadıklarımızın neler olduğunu bizler belirliyoruz, şanslı ya da şanssız oluşumuzu da. Belki çok uzun zamandan beri yapıyoruz bunu farkında olmadan. Karmanın içinde yuvarlanıp duruyoruz. Kurban zihninden çıkamayıp kendimizi şanssız ilan etmeye devam ediyoruz. Ama bunu durdurmak bizim elimizde, hemen şimdi yeni bir karar vererek. Öpüldünüz.

10 Aralık 2014 Çarşamba

SAYIN BEN

İnsanın içine gitmek düşüyor bazen. Başını alıp bu kalabalıktan, trafikten, tüm kaostan çekip gitmek. Planlar yapıyor kafasında, gideceği yerin hayalini kuruyor, birkaç tavuk alırım, bahçemi de ektim mi oh benden huzurlusu olmaz bu dünyada.

Gerçekten böyle mi oluyor acaba? Bir gidene sormak lazım ama giden de gittiğinden mutlu değilse bile söyler mi onu bilmem. İnsanın içinde bir kaçma dürtüsü var. Başa çıkamadıklarımızdan, üstesinden gelemediklerimizden, korktuklarımızdan kaçmaya çalışıyoruz. Kendimizle yüzleşmek, içimizde olanı tespit etmek en zoru sanırım. Orada göreceklerimizden ve gördüğümüz şeylerden hoşlanmayacağımızdan korkuyoruz. Kimse kendisinin kötü olduğunu düşünmez, düşünemez. Ne içerisindeki ego buna izin verir, ne de yaşamını devam ettirmek için onu sürekli manipüle eden sürüngen beyin dediğimiz ilkel beynimiz. 

Oysa kendimizle yüzleşebilsek, gerçek isteklerimizi anlayabilsek o zaman be gitmenin derdinde olacağız ne de insanların bize yüklediği istekleri kendi isteğimiz sanmaya devam edeceğiz. Gitmek isteğinin de böyle bir şey olduğunu düşünüyorum. Birileri sürekli gitmekten ve ne kadar huzur hissedeceklerinden bahsedip duruyorlar. Gittin mi peki hiç hayatında, öyle bir iki haftalık bir iki aylık tatillerden bahsetmiyorum. Gerçekten tüm isteklerini, beklentilerini, arzularını bırakıp gittin mi? Hiç sanmıyorum, çünkü gitmeyi istemek de, orada bulacağımızı beklediğimiz her şey de aslında büyük beklentiler taşıyor. Huzuru bekliyoruz bu seferde, dışarıdan. Denizden, güneşten, tavuktan. Evet, tavuk kendisi çok huzurlu olabilir ama size huzur veremez. İçinizde olmayan bir şeyi nereye giderseniz gidin bulamazsınız.

Bulunduğumuz yerin hiçbir öneminin olmadığını düşünürüm bu sebeple. O yer de kendinizi nasıl hissettiğiniz önemlidir ve bu hissi ne kadar süre koruya bildiğiniz. Yoksa bugün cennete gidin, orada da huzursuz olur, bir karışıklık çıkartırsınız. 

Bir tiyatro oyununda oynamıştım. Daha ilk oyunlarımdan bir tanesiydi, yaşım çok genç olduğundan ve oyunu iyi oynamak istemenin heyecanından o gün felsefesinin derinliğini anlayamamışım oyunun. Bugün ancak takdir edebiliyorum. Jean Tardieu 'nün kısa oyunlarından birisiydi. Adı Sayın Ben. İki kişi vardı oyunda, birisi Sayın Ben, diğeri ise Arkadaş bir yolda gitmekteydiler, hatta Sayın Ben kendini yolun ortasına gelmiş akıllı bir kişi olarak görüyordu. Ancak aniden durma kararı vermesiyle birlikte, bunu sorgulaması da başlıyor. Neden durduğunu bilmemektedir. Gelip durmasına neden olana çarpmıştır. Yaşantısında anlaşılmaz, kabul edilemez, belki pek büyük ya da çok korkunç ama herhalde kendisiyle uyuşmayan, bununla beraber çevresinde bütün yaşantısının kurulduğu bir şey vardır. Sık sık düşünür onu. Ve düşündükçe korkar ondan, kötü bir anıdır sanki kendisine yabancı, kişisel bir yük gibi omuzlarına ağırlığı çökmüştür. Aklının tam ortasına gelip yerleşmiş bir anlık çılgınlıktır belki de. Varlığının ortasında hiçliğin sonsuzluğunu duymaktadır. Ve sayın ben bu şeyden korkmasına karşın çevresinden dönebileceğine karar verir. Kendisini tehdit eden şeylerin çevresini sarmanın ona dinginlik verdiğini söyler. Bunu düşünce ile yapmaktadır ya da basit bir hayalle ya da devinimle. Uçurumun dibine inmez hiç bir zaman, inebileceğine inanmaz zaten. Kendi çılgınlığıyla, dünyanın çılgınlığı zihnini doldurduğunda, karanlıklarına karışan anlaşılmaz gökyüzü bakışlarına düştüğü, yaşantısı küllerini titizlikle sakladığı zaman o bunların çevresinden dolaşıp sessizce sıvışmayı seçer.


Sizler gerçeklerinizle yüzleşmeyi seçin. Eğer sürekli sessizce sıvışmayı seçerseniz, sürekli nedenini bilmediğiniz durmanızı gerektirene çarpıp durursunuz. Öpüldünüz.
KAYIP KITA MU
Bilenler Mu Uygarlığına olan ilgimi bilirler. Bu konuda daha önce seminer verdiğim gibi, uzun bir inceleme yazısı hazırlamıştım. Bu yazıyı burada paylaşmak istiyorum. İçeriğinde pek çok verinin bulunduğu bu yazının okunmasının önemli olduğunu düşünüyorum. İnternetteki uzun yazıları ben de zaman zaman okumakta zorlansamda Atatürk tarafından bile incelenen bu kadim uygarlığın bizim için oldukça önemli bir noktada durduğunu düşünüyorum. Bu sebeple sonuna kadar okumanızı şiddetle öneririm.

Kadim uygarlıklar hakkında bir yazı yazma isteği, her birimizin belki de ana vatanı olan bu ülkeleri tanımanın ötesinde, büyük bir değişim dönemi içinde olan günümüz uygarlığının Mu ve Atlantis gibi batık uygarlıkların yıkım önceki dönemlerine benzer dönemlerden geçiyor olmaları ve özellikle yaşamakta olduğumuz topraklardaki insanların Mu ve Atlantis uygarlığıyla olan köken bağlarının ve psişik yapılarımızın daha fazla anlaşılması temeline dayanıyor. Bu uygarlıklar hakkındaki ilk bilgileri Plato ve Eflatun’dan öğreniyoruz.
 
Mu kıtası hakkında en yaygın bilgiler, İngiliz albay James Churchward’ın Tibet’te yaptığı araştırmalara dayanır. Bu araştırmalarla ilgili dört adet kitap yayınlanmıştır. Churchward Tibet tapınaklarında bulduğu tabletleri oradaki rahiplere tercüme ettirmiş, elde ettiği bilgiye göre Büyük Okyanusta Asya Kıtası ve Amerika Kıtası arasında Avustralya’nın iki katı büyüklüğünde bir kıtanın bulunduğu ve bu kıtanın yaklaşık 12.000 yıl önce batmış olduğuna dair bilgilere ulaşmıştır. Küçük de olsa hala bazı bölümlerinin küçük adalar halinde su üstünde olan kıtanın doğudan batıya uzunluğu 9500 km’dir. Kıta büyük depremlerle çökerek üzerindeki 60 milyon insanla birlikte kocaman bir su altı mezarlığı haline geldiği düşünülmektedir.

Bugünkü Paskalya, Tahiti, Samoa, Cook, Marshall, Gilbert, Caroline, Mariana, Hawaii ve Marquesa adaları bu kadim kıtaya bekçilik etmektedir. Mu uygarlığının bırakmış olduğu miras, kendinden sonraki tüm uygarlıklar –eski, kaybolmuş ve yeni – tarafından paylaşılmış olan dinsel, mistik sembollerin temelini oluşturmaktadır. Churchward 50 yıl boyunca 20 yi aşkın ülkede kayıp uygarlık Mu hakkında bilgiler aramış, Hitit, Babil, Mısır, Hint, Grek, Güney ve Kuzey Amerika’ da bulunan eski uygarlıklarda belirgin bir sekilde göze çarpan ortak semboller bulmuştur. Mu araştırmacılarına göre, Mu kıtasından her kıtaya göçler yapılmışsa da başlıca göçler Kuzey ve Güney Amerika'ya, Orta-Asya'ya, Mısır ve Anadolu'ya yapılmıştır. Bilimsel bulguların haricinde pek çok psişik kaynaktan da Mu hakkında bilgiler gelmektedir. 

Ezoterik bilgilerimize göre, Doğu ve Batı Uygarlıklarının iki ana kaynağı vardır. Bunlardan biri Atlantis, diğeri de büyük Ana Vatan Mu uygarlığıdır.

Mu uygarlığının en büyük evladı Atlantis’tir. Mu ve Atlantis Uygarlıklarının birbirleriyle senkronizasyonu çok büyüktür. Onlar kendilerinden önceki büyük kozmik uygarlıkların birer merkezi halinde çalıştıkları için birbirlerine paralel olarak gelişmişlerdir ve yine bu paralellikte bir çöküş yaşamışlardır. Bütün insanlığın uygarlık adına yaptığı her şeyin temel bilgisi ve tüm ilkeleri bu iki merkezden yayılmış ve onların öğretileriyle nakledilmiştir.

Mu battığı zamana kadar bütün kutsal törenler ve semboller anlamlarını koruyordu. Battıktan sonraki 5000 – 6000 sene Hindistan ve Mısırdaki bilgi kırıntıları hariç hiçbir tarihi kayıt tutulmadığını bu süreyi insanlığın yeni yapılanmaya ayırdığını söyleyebiliriz.

Mu ve Atlantis’in yok olmasından sonra süren gaz kuşakları ve dağların formasyonu sürecinde yeryüzünün yeni iskan alanları kurmak için kullanıldığı bu süreçte Örneğin Mısır’da orijinal Mu sembollerinin bir çoğunun varlığını sürdürdüğünü ancak Mısır’lılaştıkları görülmektedir. Özellikle tasarimlarda bu geçerlidir ve içinden çıkılamayan bir teoloji de bu sembolleri takip etmektedir. Bir sürü yeni sembol türemesinin yanı sıra, bu süreç sembollerin ezoterik ve gizli anlamlarının da anlaşılmamasıyla sonuçlanmıştır. Özellikle yukarı ve aşağı Mısır’ın birleşmesinde her iki bölgenin sembollerinin birbirine karışması ve rahiplerin dahi anlayamayacağı bir semboller karmaşası yaratmıştır.


Mısır tarihindeki bir sonraki dönem Ptolemeler hanedanı zamandır. Bu dönemden itibaren, çok sayıda Grek filozofu Mısır’a gelmeye başlamış ve buradaki tapınaklarda inisiye edilen bu filozoflar aldıkları bilgileri ülkelerine götürmeye başlamışlardır. Bu da Mu ve Atlantis ‘in kutsal sembollerinin Grekleşip yeni isimler alarak yeni bir teolojiyle Grek toplumunda kullanılmaya başladığını görmekteyiz. Bunun sonucu eğlendirici Grek Mitleri ortaya çıkmıştır.

Mu ortadan kalkınca, kol kanat gerdiği tüm uygarlıklar üzerindeki kontrolü de ortadan kalmıştır. Din ve ilimlerde destekledikleri bu ülkelerdeki güçleri ortadan kalkınca, zaman içerisinde özgün din ve ilimler öylesine dejenere olmuştur ki, artık eski büyük uygarlıkların öğretileri tarihe karışmıştır. Hayal meyal de olsa Mu ve Atlantis’in bazı yansımalarını bulabileceğimiz öğretiler her yanı sararak bir dinler karmaşası halini almıştır.

Mu uygarlığı hakkındaki görüşleri kısaca şöyle özetleyebiliriz:

Yeryüzünde insanın ilk ortaya çıktığı kıta Mu kıtasıdır.

Mu kıtası kuzeyden güneye 3000 mil, doğudan batıya 5000 mil kadar uzanan,üç kara parçasından oluşan büyük bir kıtaydı.

Günümüzde Polinezya, Mikronezya ve Melanezya takımadalarını oluşturan adalar, muhtemelen bu kıtadan arta kalan kara parçalarıdır.

Bu kıta, kıtanın altında yer alan gaz odacıklarının patlamalara yol açması nedeniyle, yaklaşık 12.000 yıl önce 64 milyon nüfusuyla birlikte sulara gömülmüştür.

Bu kıtada 70.000 yıl önce tek tanrılı bir din bulunuyordu. Aynı tarihlerde Mu'lular diğer kıtalarda koloniler oluşturmaya başlamışlardı ki, anavatan dışındaki en büyük imparatorluk, başkenti günümüzde Gobi Çölü’nün uzandığı bölgede bulunan Uygur İmparatorluğu’ydu.


Mu dininin öğretimini Naakaller adı verilen rahipler üstlenmişlerdi ve sembolizme dayalı bir öğretimleri vardı.

Mu dininin esası, Tanrı’nın tek oluşuna ve ruhsal gelişim için sürekli olarak tekrar doğmak inanışına dayanıyordu.

Atlantis’teki din Mu’nun tek tanrılı dininden başka bir şey değildir.

"Ra" sözcüğü güneş anlamına gelirdi ki, daire ile ifade edilen güneş sembolü, bir ad ve sıfat vermek istemedikleri, "O" diye hitap ettikleri Tek Tanrı'yı simgelemede kullanılırdı; Mu imparatoru da “Mu’nun güneşi” anlamında Ra-Mu adıyla ifade edilirdi. Ra sözcüğü sonradan diğer kıtalara ve Atlantis yoluyla Mısır'a da taşınmıştır.

Dört ırktan oluşan Mu'lularda yazı dilleri farklı olmakla birlikte, konuşma dilleri ortaktı. Mu'lular günümüz uygarlığına kıyasla manevi alanlarda çok daha ileriydiler. Telepati, durugörü, çift bedenlenme, astral seyahat gibi, uygarlığımızda ancak kimi medyumlarda ve mistiklerde görülebilen olağanüstü yetenekler Mu'lularda olağan yetenekler olarak mevcuttu.

Mu uygarlığının en önemli çöküş nedeni, teşevvüş adı verilen, bir aşamadan diğerine geçilirken yaşanan kargaşa dönemini atlatamamasıdır.(B. Ruhselman’a göre).

Genelde bu iddiaların herhangi birini destekleyecek arkeolojik veya antropolojik bulgu bulunmamaktadır. Mu dinine, kolonilerine (örneğin Uygur İmparatorluğu kolonisi fikri) ve Mu kıtasının nasıl battığına ilişkin iddialar Mu varsayımını savunanlar arasında da genel geçer kabul görmemiştir ve farklı düşünceler mevcuttur.


Bütün dinlerin ana kaynağının Mu olduğunu iddia eden araştırmacı James Churcward, Mu da dinin belli aşamalarla öğretildiğini ayrıca Naakal adı verilen rahiplerin diğer kolonilere ve uluslara gidip buralarda okullar kurduklarını belirtmektedir. Bu okullarda yetiştirilen rahipler, halka eğitim vermeyi sürdürmektedir. Babil’de Kaldi denilen bu okullarla ilgili kadim bir yazıt bulunmuştur. Yazıtta : “ İster prens isterse köle olsun, kapı herkese açıktı. Doğrudan mabede geçerlerdi, eşittiler, çünkü Göksel Baba’nın, hepsinin babasının huzurundaydılar ve burada gerçekten kardeştiler. Hiçbir ücret alınmazdı; her şey karşılıksızdı.”

Koloni ve Koloni İmparatorluklarının hepsinde bu öğretiler, Kutsal Sırlar adı altında toplanmıştı ki, bu bugünde aynı şekilde kullanılmaktadır. Doğuda bunlar ayrıca Altın Çağ’ın kitapları diye anılıyordu. Daha sonra elde edilen Mısır ve Maya metinlerinde, kutsal sırların sadece en üst kademeye ulaşmış olan ve bilgiye layık görülen varislere emanet edildiği anlaşılmaktadır.

İskenderiyeli Clement şöyle yazmıştır; “ Kutsal sırlar yalnızca yüksek mertebelere erişen rahiplere ve yükseleceği belli olan varislerine teslim edilirdi.” Buna rağmen bunun istisnaları da görülmüştür, Mısır’a giden ve aralarında Solon, Eflatun, Pisagor ve Thales gibi isimlerin de bulunduğu pek çok Yunan filozofu da bu bilgileri öğrenmişti.

Din, insanlık tarihinin çok erken bir döneminde, insanın üstü kapalı hiçbir şeyi anlayamayacağı sırada başlamasından dolayı bazı kavramların açıklaması için sözcüklerin işe yaramadığı yerlerde görsellikten yardım alınarak nesnelerin, yani sembollerin kullanılması gerekli görülmüştür. En erken dönem sembolleri sade bir karakterde, düz çizgiler ve basit geometrik şekillerden ibaret olduğuna tanık oluyoruz. Daha sonrasında ise, var olan sembolleri bugün bilim adamlarımızın bile içerisinden çıkamadığı çizimler ve tablolarda uzmanlaşacak kadar ileri gitmişlerdi.

Açıkça görülebildiği gibi, din orijinal halinde belli aşamalarla öğretiliyordu.

Birinci: İnsana önce sonsuz, her şeye Kadir ve Yüce bir Varlığın olduğu öğretiliyordu. Ve O’nun aşağıda ve yukarıdaki her şeyin Yaratıcısı olduğunu… Ve insanın bu Kadir Varlık tarafından yaratıldığı ve O’nun tarafından yaratıldığı için onun oğlu olduğu ve aynı şekilde bu Varlık’ın insanın Semavi Babası olduğu…

İkinci: İnsan yaratıldığı zaman yaratıcı, insanın bedenine asla ölmeyen ve ebediyen var olan bir ruh yerleştirmişti.

Üçüncü: İnsan yaratıldığı zaman, maddesel bedeninin, geldiği yer olan toprağa geri dönmesi takdir olunmuştu. Bu maddesel beden öldüğü zaman ruh serbest kalıyor ve ötealeme giderek bir başka maddesel bedeni işgal etmek üzere yeni bir çağrı alana de orada bekliyordu.

Şurası bellidir ki, ilkel zihni bu verileri kavrar kavramaz, ruhuna belli bir vazifenin verildiği öğretilmişti. Bu vazife, maddi arzulara galip gelmek suretiyle ruhun maddesel bedene hükmetmesiydi. Bunu başardığı zaman Yüce Kaynağa geri çağrılacak ve artık sonsuza kadar kusursuz bir uyum, iç ferahlığı ve mutluluk içinde yaşayacaktı.

Yalnızca tek bir maddesel yaşamın tüm maddi arzuların üstesinden gelmeye yetmeyecek kadar kısa olduğu, buna bağlı olarak bu vazifeyi tamamlayana kadar ruhunun birçok maddesel bedenle birleşerek birçok kez gelmesinin takdir olunduğu öğretiliyordu; bu enkarnasyonlar ruhun kurtuluşuydu.

Dördüncü: Semavi Baba’nın Yüce Sevgi olduğu ve bu Yüce Sevgi’nin tüm Evren’i yönettiği ve asla ölmediği, bireyin zihnine iyice işleniyordu. Semavi Baba’nın sevgisinin, Semavi Baba’nın bir yansıması olan dünyadaki babasının sevgisinden çok daha büyük olduğu öğretiliyordu. Dolayısıyla her zaman Semavi Babasına korku veya endişe duymadan, tam bir güven ve sevgiyle yaklaşmalı, O’nun kendisine sevgiyle kucak açacağını bilebilmeliydi.

Beşinci: Tüm insanların aynı Semavi Baba tarafından yaratıldığı işleniyordu; bu nedenle bütün insanlar kardeşti ve birbirleriyle ilişkilerinde bu gerçek esas alınmalıydı.

Altıncı: Son olarak dünyadaki görevleri, öte tarafa çağrıldığı zaman en elverişli geçişi yapabilmek için nasıl yaşaması ve kendisini nasıl hazırlaması gerektiği öğretiliyordu. Özellikle de Doğruluk, Sevgi, Yardımseverlik, Safiyet ve Göksel babasına tam bir sevgi, güven ve teslimiyet yolunu izlemesi gerektiği anımsatılıyordu.


Kabaca anlatılan bu maddeler, insanların ilk dininin genel prensipleridir. Bu prensiplerin temeli Tanrı Sevgisi ve İnsanlığın Kardeşliği’ne dayanmaktadır.

Eğitimleri boyunca erken dönem insanlarına, ne kadar kutsal olursa olsun hiçbir sembolün herhangi bir şekilde putlaştıramayacağı sürekli anlatılıyordu. Sembollerin asıl kullanılma nedeni, zihnini yalnızca Tanrı’ya veya tefekkür ettiği konu üzerine yoğunlaşmasına imkan sağlamasıydı. Gözlerini sembolden ayırmamak suretiyle, diğer nesneler görüş alanının dışında kalmış oluyordu. Sembollerin günümüz dinlerinde de kullanıldığı tartışılmazdır.

Mu dininin teolojisi ya da dogmaları yoktu. Her şey, eğitimsiz zihnin bile kavrayabileceği, basit ve anlaşılır bir dille öğretiliyordu. Teolojiler ve dogmalar dine, Anavatan’ın batışından sonra sızmışlardır. Dinde çelişkiler başlamıştı, bu yansımaların günümüze kadar sürdüğünü araştırmacılar iddia etmektedirler. Günümüzdeki dinlerin durumundan bunun yerinde bir tespit olduğu söylenebilir. İnsanlık tarihinin çeşitli dönemlerinde insanların müdahalesiyle dinin içine icatlar, aşırılıklar ve sapkınlıklar sokulduğu görülmüştür. Tüm dinlerin ana kaynağı olan Mu’nun vahye dayalı kutsal dininden birçok kısımların devre dışı kalması ve hatalı çeviriler dinin düşüşüne yol açmıştır. Bu sistemler insanların kalbine batıl inanç tarzı korkular sokarak onları din adamlarına esir etmek istemişlerdir. Bunu başardıkları zamanda hızla zenginleşip iktidarı ele geçirmişleridir. Yalnızca ülkenin zenginlik kaynaklarına değil, aynı zamanda yönetimine de el koyan Mısır’ın Ammon Rahipleri bunun çok canlı bir örneğidir. Günümüze kadar geçen süreçte hala benzerleri görülmekte ya da buna benzer oluşumlar uygulanmaya çalışılmaktadır!

Dindeki en büyük dejenerasyon 22.000 yıl önce Atlantis’te görülmüştür.

Mu yok olmaya doğru giderken, anavatan’ın kralı ve Baş rahibi Ra Mu, çaresizlik içinde yakaran kalabalığa şöyle seslenmiştir:

“Bütün o hizmetkarlarınız ve şatafatınızla birlikte öleceksiniz ve sizin küllerinizden yeni uluslar can bulacak. Eğer onlar da üstünlüğün bir şeyler edinmekle değil, vermekle kazanıldığını unuturlarsa, aynı şey onların da başına gelecek.”

Bu da, bu kişilerin mabet öğretilerinden ayrıldığına, materyalist olduklarına ve Tanrı’yı unuttuklarına işaret etmektedir; onların sapma nedenleri rahiplerin yozlaştırmaları değildi. Anlaşıldığı kadarıyla, servetlerini biriktirerek ve Tanrı’yı unutarak madde uğruna ruhsal yönü ayağa düşürmüşlerdi. Ra Mu’nun diğer bir beyanı da bunu destekler niteliktedir:

“Bütün bunların olacağını size önceden haber vermemiş miydim?”

Mısır’da ise tüm ülkeyi silip süpüren sahte tanrılar, putperestlik ve ruhsal düşüş dalgasının nedeni rahiplik kurumuydu. Bayağı tasarımlarıyla öyle bir etki yaratmışlardır ki, bu anlayış her yana yayılmış ve tüm dünyayı dindeki manevi çöküşle sonuçlanan manevi bir girdabın içine fırlatmıştır. Aşırılıkların ve eklemelerin birçoğu günümüze kadar yaşamıştır ve bizlerin dinsel kavramlarında da etkilerini göstermektedir. Sembollere tapmayı ilk öğreten Mısırlılardır ki, bu kadim dinlerde sıkı sıkıya yasaklanmış bir şeydir. Böylece putperestlik başladı. Bir sonraki adım “Set” adını verdikleri bir şeytan yaratmalarıydı. Bu habis varlık içinde bir nüfus bölgesi hayal ettiler ve buna da “Cehennem” dediler. Bu öğretiye göre orası hiç sönmeyen kükürtlü bir alevle dolu bir yerdi. Oraya atılan ruh ebediyen yanardı. İddialarına göre şeytan bir baş melekti ve erdemlerini kaybettiği için cennetten cehenneme düşmüştü. Mısırlılar tarafından icat edilene kadar Şeytan diye bir şey bilinmiyordu. Kadim Mu dininde ise insana bu dünyadaki yaşamı sırasında maruz kaldığı iki tip tesir öğretiliyordu; fiziksel bedeninden kaynaklanan maddi tesir ve ruhundan gelen ruhsal tesir. Ruhsal tesir maddeye üstün gelme gücüne sahipti ve zaten hedefi ya da kaderi nihayetinde ona egemen olmaktı.
Kendilerine maddi anlamda bir avantaj sağlayan her şeyi çabucak benimseyen Hindu rahipleri de dinin çarpıtılmasında Mısır’lı rahipleri izlemişlerdir. İşe önlerinde engeli kaldırarak başlamışlardır. Yani öğretmenleri olan Naakalleri bertaraf etmek için ellerinden geleni yaptılar. Naakaller dinin ilk öğretisine büyük bir sadakatle bağlıydılar. Bunun üzerine Brahman rahipleri onlara eziyet etmeye başladılar ve sonunda onları Kuzey bölgelerinin karla kaplı dağlarına sürmeyi başardılar. Bu kutsal rahipler ortalıktan temizlendikten sonra dinde sapmalar başladı.

Şeytanlarını Mısır’dan almayı uygun görmeyen Brahman rahipleri Şiva adını verdikleri kendilerine özgü bir tanrı icat ettiler. Anavatan zamanından beri uygarlığın zirvesinde olan Hindular, Şiva’nın Hindu dinine girmesiyle beraber bu zirveden aşağıya doğru kaymaya başladılar.

İlk İranlılar gibi onlar da cinleri (Geni) kabul ederler. Müritlere, sembollerin yalnızca kişinin dikkatini odaklamak amacına dönük olarak tasarlandığı ve Tanrı’nın farklı rumuzları olduğu anlatılır. Fakat bu sağlıklı bilgiyi kara dönüştürmek mümkün olmadığı için halktan saklanır. Onlara korku temelli, batıl inançlarla karışık bir huşu öğretilir. Bunun sonucunda, Hindistan ilk Grek filozofların eğitim aldığı bir yer iken bu özelliğini yitirmiştir. M.Ö. 500’e kadar Grekler eğitim almak için Hindistan’a gidiyordu. Bunun ne zaman başladığı net olarak bilinmemekle birlikte M.Ö. 1500 sıralarında olduğu düşünülmektedir.

W. Robetson, “Hindistan Tarihi Üzerine Bir İnceleme” (Basımı 1794, Sf . 274) isimli kitabında Brahmanların dinlerini ve uygarlıklarını bütün ilimlerde yüksek düzeyde uygarlaşmış ancak ileriki dönemlerde acımasızca zulmedilen Nagalardan almış oldukları belirtilmektedir.

Hindu rahiplerin uydurmalarından birisi de insanın ilk olarak bir ot, sonra bir balık olarak yaratıldığı, balıktan hem karada hem de suda yaşayabilen bir yaratığa geçtiği, sonra bir sürüngen olduğu, sürüngenden memeliye geçtiği ve sonra da insan olduğudur. Ayrıca her şeyin Tanrı’nın bir parçası olduğu ve tüm bunların hep birlikte Tanrı’yı teşkil ettiği öğretiliyordu. Öte yandan aynı rahiplik düzeni putperestliğin günah olduğunu söyler. Putperestlik günahtır. Putperestlik tahtadan ve taştan yapılmış putlara tapmaya denmektedir. Tanrı’ya ibadet etmek veya tapmak putperestlik değildir. Taş ve tahta Tanrı’nın birer parçası olduğu için taşa ve tahtaya ibadet etmek Tanrı’nın parçalarına ibadet etmek anlamına gelebilir; dolayısıyla aslında putperestlik diye bir şey yoktur. Çünkü ibadet edilen her neyse zaten Tanrı’nın bir parçasıdır. Bundan daha aşırı bir fantezi düşünülmez sanırım. Buna rağmen günümüzde dahi bazı dinlerde benzer kavramları görmek mümkündür.

Brahman rahipleri işlerini iyi yürütmüşler ve halkın özgürlüğünü kısıtlayarak beyinlerini bu inançlarla doldurmuşlardır. Fakat Hindistan da günümüzde uyanmaya başlamıştır. Rahipler ve din adamları tarafından oluşturulmuş bu prangalardan bütün insanlık şu dönemde sıyrılmaya başlamış, kendi özgür iradesiyle batıl saçma inançlardan kendilerini kurtarıp bilinçlenmeye başlamışlardır.

Dinlere eklenen en dehşet verici uygulama, insan kurban etmedir. Dine getirilen bu uygulama, her yerde bir dehşet ve korku dalgası yarattı. Hoşgörüsüzlük ve bu vahşilikle kurban ayinlerinin yerini farklı görüşteki insanları katletmeye vardırdılar. Hıristiyan kiliselerinin cadı yakma, sadece sevgiyi işleyen bir peygamber olarak İsa’nın getirdiği öğretiyle tamamen ters düşen bir uygulamadır. Aynı durum İslamiyet için Alevilerin katledilmesi, Yahudiler için de hala süren bir Müslüman katliamı olarak sürmektedir. İnsan kurban etmek biçimi değişmiş olarak hala aramızda sürmektedir. İnsan öldürmeyi yasaklayan bu üç büyük dinin, sevgi temelli uygulamaları tamamen göz ardı edilmiş gibi görünmektedir. Bu da din adamlarının güç ve para için yüzyıllardır aynı yolu izlediklerinin en büyük göstergesidir.

Ünlü araştırmacı Churchward, Musa ve İsa’nın yeni bir din öğretmediğini yalnızca Mu’nun vahye dayalı dininin orijinal halini öğrettiğini savunmaktadır. İslamiyet kendisine daha uzak bir alan olduğu için bu bölüme değinmemiştir. Mu’nun kutsal metinlerinin eşi olan ve Hz. Musa tarafından Sina’daki mabedin baş rahibi olduğu sırada tefsir edilerek Anavatan’ın üslubu ve harfleriyle yazılan metinlerin hatalı tercümelerden dolayı vazifelerini yerine getirememişlerdir. Mısır’ın ezoterik mabet yazıları, Tufan’ın nedenini açıklamakta ve bu fenomenin gerçekliğini ortaya koymaktaydı. Ancak daha sonra bu metinleri anlayamayan kişiler tarafından değiştirilmiştir. Musa’nın devrettiği Tevrat, günümüz insanının kavramlarının üstünde bir ilim anlayışını içeren ve dünya tarihinin gelmiş geçmiş en muazzam ve en engin eseri olan Kutsal ve Vahye dayalı metinlerinin ta kendisiydi. Kaybolan Mu metinleri çeşitli bölgelerde bulunup birleştirilmektedir. Bu metinlerin genel konusu şu konular hakkındadır;

Yaradılışın aşamaları; İnsanın ve Kadın’ın yaradılışı.

Tüm gök cisimlerinin evrendeki hareketleri; onların hareketlerini kontrol eden güçler ve bu güçlerin kaynağı.

Hayatın kökeni, yeryüzünün gelişimini sırasında hayat tiplerinde oluşan gerekli değişimlerin nedeni ile birlikte hayatın ne olduğu.

Farklı jeolojik fenomenler ve bunlara neyin yol açtığı.

Ve nihayet yeryüzünün son yapı taşı: İnsan.

Bu tabletlerdeki genel bilgiler şu şekildedir. Evrenin başlangıcında sadece ruh vardı. Daha sonra bu ruhtan, bir kaosun hâkim olduğu uzay var oldu. Zamanla kaos yerini giderek düzene bırakmaya başladı ve uzaydaki şekilsiz ve dağınık gazlar bir araya geldi. Bu gazlar güneş sistemlerini ve gezegenleri oluşturmak için katılaştı. Katılaşma sırasında önce hava, sonra su oluştu. Sular dünyayı kapladı. Güneş ışıkları havayı ve suyu ısıttı. Bu ışıklar ve toprak altındaki ateş, üzerinde su bulunan toprakları yükseltti ve bunlar açık toprak oldu. Güneş ışıkları suyun içinde ve balçıkta kozmik hayat yumurtalarını (Rna-Dna) oluşturdu. İlk hayat sudan çıktı ve tüm yeryüzüne yayıldı.

Naacal kardeşlerinin, öğretilerini yaydıkları ve yeni üyeleri inisiye ettikleri mabetler, kıtanın her yerine ve kolonilere dağılmış vaziyetteydi. Dev blok taşlardan yapılan bu mabetlerin damları yoktu ve bunlara "şeffaf mabetler" deniliyordu. Güneş ışıklarının inisiyeler üzerine doğrudan ulaşması için mabetlere dam yapılmıyordu. Bu da bir tür semboldü ve Ezoterik anlamı, Tanrı ile insan arasında hiçbir engel olamayacağı şeklindeydi. Günümüz Masonluğunda da aynı sembol kullanılmakta ve Mason mabetlerinin tavanları, sanki üstü acıkmış gibi, gökyüzünü sembolize eder biçimde düzenlenmektedir.
Mu dini sembollerinin en önde geleni, "Mu Kozmik Diyagramı "dır.

Bu diyagramda, tam merkezde bulunan daire Güneşin, "Ra"nın, yani tek Tanrının kollektif simgesidir. Üçgen içindeki daire, tanrının gözünün daima insanların üzerinde olduğunun, içice geçmiş iki üçgen, iyiliğin ve kötülüğün bir arada bulunduğunun simgesidir. Bu üçgenlerden yukarı dönük olanı iyiye, yani Tanrıya ulaşmayı, aşağı bakanı ise yeniden doğuş yasası uyarınca geriye dönüşü remzeder. Her ikisinin bir arada oluşturduğu altı köşeli yıldız, adaletin sembolüdür. Ayrıca bu yıldızın her bir ucu bir fazileti remzeder ve insan ancak bu faziletlere sahip olunca Tanrıya ulaşabilecektir. Altı köşeli yıldızın dışındaki çember, dünyadan başka âlemlerin de bulunduğunu, bunun dışındaki 12 fisto ise, insanın uzak durması gereken 12 kötü eğilimi simgeler. İnsan ruhu, diğer âlemlere geçmeden önce, bu 12 dünyasal kötü eğilimden kurtulmak zorundadır.

Aşağı doğru inen sekiz şeritli yol ise, ruhun Tanrıya ulaşması için tırmanması gereken aşamaların ifadesidir. Ruh, en alt kademeden, cansız varlıktan mükemmele, yani Kamil İnsan'a ulaşmak zorundadır.

Naacal mabetlerinde ay, bir sembol olarak güneşin hemen yanında yer alır. Hem baba, hem ana olan Tanrının eril sembolü güneş ise, dişil sembolü de ay'dır. Kozmik diyagram üzerinde de görüleceği gibi üçgenin ve üç sayısının Naacal öğretisindeki yeri büyüktür. Üç sayısına verilen önem Mu kıtasının kendisinden kaynaklanmaktadır. Mu kıtası üç parçadan oluşmuş, ve aralarında dar boğazların bulunduğu adalar topluluğudur. Bu nedenle üçgen, hem Mu kıtasını, hem de, Tanrının eril ve dişil yönleri ile onlardan sudur eden İlahi Kelamı, yani evreni simgeler. Üçgen içindeki göz, ana kaynağın, yani Tanrının, varlığını insan üzerinde daima hissettirdiğini, bir biçimde onu gözlediğini remzeder. Bu sembol, Osiris ile önce Atlantis'e buradan Hermes ile Mısır'a, Mısır'dan Pisagor ile Yunanistan'a ve nihayet günümüzde Masonluğa kadar ulaşmıştır.

Naacal öğretisinin bir diğer temel dayanağı, Tanrısal Nurdan çıkmış olan dört temel gücün kainatı kaosdan düzene geçirmiş oldukları teorisidir. Tanrının kendi asli nitelikleri olarak kabul edilen bu dört temel güç, "dört büyük inşaatçı", "dört büyük mimar", "dört büyük geometri üstadı" olarak adlandırılır. Bu dört temel eleman, ateş, yel, su ve toprak'dır.


Semavi dinlerin doğuşu ile bu dört temel eleman, "dört baş melek" olarak adlandırılmışlardır. Naacaller bu dört temel gücü gamalı haç ile sembolize etmişlerdir. Jeolog Niven'in bulduğu tabletler üzerinde rastlanan bu haçlardan, kollarının dördü de aynı uzunlukta olanının dört gücün eşitliğini, uçları kıvrık gamalı haçlardan ağızları sola dönük olanların iyiliği, sağa dönüklerin ise kötülüğü simgelediklerini görüyoruz. Bu konular üzerinde derin araştırmalar yapmış olan Hitler'in, imparatorluğuna sembol olarak ucu sağa dönük-gamalı haçı seçmiş olması bir tesadüf değildir. İsa'nın da öğretisinde kullandığı haç sembolü aynı kaynaktan, Mu'dan gelmektedir.

Mu uygarlığıyla ilgili kitaplar bize 2000’li yıllarda gelip çevrilmiş olmasına rağmen yazılış tarihleri eskidir. Türklerin kökenini büyük bir titizlikle araştıran Atatürk’ün Uygurların Mu’nun kolonisi olduğu bilgilerini öğrenip araştırmalar yapmış Albay Churchward’ın kitaplarını Türkçeye çevirtmiştir. Tahsin Mayatepek’i Meksika’ye Maya kültürünü araştırmak üzere gönderdiği ve bu araştırmaları büyük dikkatle takip ettiği bu süreçte Türk tarih kurumunu kurdurduğu bilinmektedir. Tahsin Bey, 1935 senesinde Meksika büyük elçiliğine atanmıştır. Bulduğu bilgileri üç ciltlik bir defter halinde Atatürk’e göndermiştir. Kimi araştırmacılara göre Türkçe'de "baba" anlamına gelen ata sözcüğünün az çok ufak söyleniş farklarıyla dünyanın farklı kıtalarında yaşayan kavimlerin dillerinde bulunması ve bunların hepsinde yine "baba" anlamına gelmesi, bütün bu kavimlerin geçmişte ortak bir kökeni olduklarını ortaya koymaktadır. Baba anlamına gelen birbirine yakın sözcüklerden ve kullanıldıkları dillerden bazıları 1936’daki Türk Dil Kurultayı’nda şöyle saptanmıştır:



Türk Dilleri:

• Uygur, Koybal,Kazan,Kırgız ve Batı lehçeleri...........Ata

• Kuman, Televüt lehçeleri.......................................Atta

• Çuvaşça..............................................................Atey

• Kazanca.............................................................Etey,ata

• Altayca...............................................................Ada

Ön-asya Dilleri:

• Sümer dili...........................................................Ad,adda

• Elam dili.............................................................Atta

• Mitanni dili .........................................................Atta(i)

• Hitit dili...............................................................Atta

• Luwi ..................................................................Tati

Hint-Avrupa Dilleri:

• Grekçe...............................................................Atta

• Latince...............................................................Atta,atavus

• Got....................................................................Atta

• Eski Nort............................................................Atte

• Eski Yukarı Almanca...........................................Atto

• Eski Slavca........................................................Atetz

• Polap dili............................................................Otay

• Orta İrlanda dili....................................................Aite

• Votyak dili..........................................................Atay

• Macarca.............................................................Atya

Diğer dillerde:

• Kalmuk dili.........................................................Atey

• Bask dili............................................................Aita

• Eskimo dili.........................................................Atatak

• Malta................................................................Tata

• Welsh...............................................................Tad

• Roumani...........................................................Thatha

• Fiji....................................................................Tata

• Samoa..............................................................Tata

• Tagalog.............................................................Tatay

• Quechua kızılderilileri.........................................Taita

• Dakota (Siu) kızılderilileri....................................Atey

• Nahuatl kızılderilileri...........................................Tata,tahtli

• Seminole kızılderilileri.........................................İntati

• Zuni kızılderilileri................................................Tatçu,taççu

• Hurri dili............................................................Atai

• Kuzeydoğu Kafkas dilleri………………................Ada

• Rusça..............................................................Atets

• Etrüsk..............................................................Apa,ate

Tüm bu bilgilerden şunu sorabiliriz, acaba Anadolu halkı manevi köken olarak nasıl bir gerçekliğe sahiptir? Tarihçiler kökeni bir yerlere bağlayabilirler, ancak Anadolu’ya göçen bu Kadim ırkın genetik kodlarını bilemezler ve bunu araştırmazlarda. Bu genetik kod aracılığıyla elbette yüzyıllardır süre gelen bir bilgi akışı söz konusudur. Ezoterik çalışmalardan elde edilen veriler şu yöndedir;

Anadolu topraklarına gelen insanların bir özelliği vardır. Burası hem Atlantis’ten hem de Mu’dan gelenlerin birleştikleri bir yerdir. Anadolu halkının Oğuz göçüne kadar beslendikleri kaynak Moğolistan’dır. Atlantislilerin göçü Mısır’ı meydana getirmiştir. Mu uygarlığı da Uygur’ları temel almıştır. Bütün bilgilerini ve felsefelerini onlara aktarmıştır. Uygur Uygarlığı’nın kaynağı bugünkü Moğolistan ve Gobi çölünün dağ yamaçlarına yakın olan bölgesidir.

Uyguların inanç, bilim, sosyolojik yaşam, insan ve doğa arasındaki denge, insan ve kozmos arasındaki yapılar bakımından getirip bıraktıkları esaslar çok doğrudur. Birtakım doğal olaylar sonucu başlamış olan Uygur göçleri Hindistan’a, Çin’e, Afganistan’a ve İran yoluyla Anadolu’ya kadar sürmüştür. Büyük Uygur göçüyle birlikte Mu bilgeliği ve Atlantis teknolojisiyle yetişmiş olan büyük insanlık güçleri de, zekası ve zihni de göç etti. Onların içlerindeki birçok varlıkta tohum halinde kapasite mevcuttur. Bu insanların en çok taşıdıkları özellik, duyular dışı algılamadır. Demek ki, Anadolu halkının kalıtımsal olarak getirdiği en büyük nitelik psişiktir. Yani bu toprakların insanları genel olarak iç yüzleri ruhsal dünyaya dönük yaşar. Çünkü doğalarında taşıdıkları DNA’larda bu onlara geçmiştir. Bu durum Anavatan Mu’dan, Uygur akımından geçen bir vazife mirasıdır.

Bu toplumun vazifesi, Mu’da ve Atlantis’te olan, kendisinden sonraki büyük insanlık kitlesinin üzerine bırakacağı bilgi intikalini sağlamaktır.

Keyifli Okumalar Dilerim. Sevgiyle Kalın…

Kaynakça :

Batık Kıta Mu’nun Çocukları – James CURCHWARD

Kayıp Kıta Mu - James CURCHWARD

Mu’nun Kutsal Sembolleri - James CURCHWARD

Ruh ve Madde Dergisi Kasım 98 Sayısı Ergün ARIKDAL Konferans Özeti

Mayatepek Raporları Türk Tarih Tezi ve Mu Kıtası - Kemal ŞENOĞLU

Batık Ülke Mu Uygarlığı - Hans Stephan SANTESSON

TDK Kütüphanesinde Bulunan Tezler

8 Aralık 2014 Pazartesi

ÜNLÜ MÜYÜZ? GÖNÜLLÜ MÜ?

Herkeste bir ünlü olma telaşı var bu ara. Televizyonlar, yarışmalarda kendi paralayan insanlarla dolu, sırf ünlü olmak tanınmak için. Geçmişte de bu tip insanlar yok değildi. Her dönemde olmuştur. Fakat gittikçe ve ne kadar kolay şöhret olunduğunu gördükçe bu sayının hızla arttığını düşünüyorum. Öyle kolayca şöhretin,, kolay bir unutuluşa götüreceğini de hesaplıyorlardır umarım bu çabadakiler.

Nedir bu kendini tanıtma ihtiyacı. Sadece oyuncu olmak, televizyona çıkmak isteyenler de değil. Sosyal medyada da bir varlık ispatı telaşı görüyorum. Herkes ben buradayım, hala yaşıyorum demenin peşinde. Paylaşımlarında, kendilerinden pek bir şey katmadıkları gibi, sürekli o filozofun bu filozofun sözlerini alıp kopyala yapıştır yapıyorlar. O kopyaladıkları filozofla ilgili bir kaç soru sorsan kaçı buna cevap verebilir bilmiyorum.

Birkaç sene önce okuduğum Milan Kundera'nın ölümsüzlük kitabı geliyor aklıma, orada ünlü bir yazarın hayatında sürekli olabilmek için çaba gösteren bir kadından bahsediyordu ve bunun aslında insanın ölümsüzlük ihtiyacından kaynaklandığını söylüyordu. Biraz durum bu gibi geliyor. Eskiler, sadece çocuk yaparak ölümsüzlüklerini garanti altına alma iç güdüsündeyken, (ki bu hala sürüyor paylaşılan çocuk fotograflarından bu net bir şekilde anlaşılıyor) şimdilerde bunun yetmemesi üzerine gittikçe artan bir çılgınlıkla varlığını ispat etmek, bu dünyada ben de yaşadım demek istiyor insanlar.

Biz ölümlü müyüz? Bu soruya dair pek çok cevap verebilirim. Geçenlerde izlediğim Interstellar filminde Matthew McConaughey yanından ayrılacağı on yaşında kızına yaptığı konuşmada, bizler artık çocuklarımıza anı olmak için yaşıyoruz demişti annen bana şimdi ne demek istediğini daha iyi anladım, diyordu. Bir çok felsefe var, enerjiyiz yok olmuyoruz, yeniden doğuyoruz, cehenneme gidiyoruz ya da cennete vs. pek çok şey sıralayabiliriz. Ama ben ölümlü olduğumuzu düşünmüyorum. Beden ve zihin olarak tamamen yok olsak da üst üste koyduğumuz her yeni şeyle biz yaşamayı sürdürüyoruz. Bir şekilde katkı yapıyoruz hayata. Belki diğerlerinin belleğinde kalmayacağız hiç bir şekilde ama dünyanın belleğinde, uzayın belleğinde yaptıklarımız bir yer bulacak.

Bunun için, ünlü olmaya çalışmanın, kendini ön planlara atıp ben buradayım diye içsel bir haykırışa girmenin lüzumu yok. Birazdan uyanıp hepsi rüyaydı da diyebilir birisi size. Bir mağarada bile yapayalnız yaşayabilirsiniz yeri gelir. Siz yapmanız gerekeni yapıyorsunuz zaten. Yaşama gelerek, o ilk nefesi içinize çekerek ölümsüz oldunuz bile. Yakalamamız gereken tek şeyin içimizdeki huzuru fark etmek olduğu gerçeğini anladığımızda, kim olduğumuz değerini yitirecek. Sadece ben varım, diyebileceğiz belki. Belki onu bile demeye ihtiyaç duymayacağız. Öpüldünüz.

PARA, PARA, PARA
Hepimizin hayattan bir beklentisi de daha fazla para sahibi olabilmek. Bütün çalışıp didinmelerimiz, daha fazla mesai yapmalarımız, belki katlandığımız bir çok şey, bir çok şeye sesimizi çıkarmayışımız hep bu yüzden. Biraz daha rahat yaşamak, günün sonunda o gördüğün şahane ayakkabıyı alıp evine gidebilmek için. Peki bu kadar ihtiyaç duyduğumuz parayı seviyor muyuz? Bir çok kişinin sevdiğini düşünmüyorum. Bununla ilgili atasözlerimiz, deyimlerimiz bile var, Çok söz yalansız, çok para haramsız olmaz; parasını aziz eden, kendini rezil eder; İnsan paranın sahtesini yapar, para da insanın; para elimizin kiridir vb. Atalarımızdan bize gelen zenginliğin kötü bir şey inancı beynimizde duruyorken. Sadece sözlerimize değil, filmlerimize bile bu yansımışken bizim daha fazla para isteyip çalışmamız Don Kişot'un yel değirmenlerine saldırmasından farklı bir tutum değil. 

Bir yanda para kötü bir şey diyen bir bilinç altı, bir yanda da şu ayakkabıyı da al diyen bir ego. Eh biz de bu ikisinin arasına sıkışmış, mutsuz ve doyumsuz insanlar yumağı. Para dediğimiz aslında bir kağıt parçası bunun farkında olmalıyız önce. Ona ilgili değeri biz yüklüyoruz. Mesela bir ormana düşsek cebimizdeki o paraları ancak, yakacak kağıt olarak kullanabiliriz. Varlık ise bambaşka bir şey. Hepimiz cebimizdeki para kadar olduğumuzu düşünmekten vazgeçemiyoruz. Oysa üstümüzdeki kıyafetler, evimizdeki eşyalar, dolabımızdaki yemek, varlığımızı oluşturur. Ne kadar zengin olduğumuzu düşünürken bu varlık değerlerini atlarsak büyük bir şeyi gözden kaçırmış oluruz.

Para bir enerjidir. Üstüne üstlük bir sevgi enerjisidir. Yıkıcı özelliğini ona yükleyen, onu kullanarak kötülük yapan insandır. Yapılabilecek onlarca güzel şey varken, bu sadece bir seçimdir. Paranız varsa, bilim, kültür, kişisel gelişim gibi alanlara yönelip içinizdeki açığı doldurmak üzerine çalışabilirsiniz. Ama paranız yoksa, ki olmaması da bizim seçimimizdir tamamen, o zaman para kazanmak üzerine odaklanmaktan daha fazla ilerleyemeyiz. Bu sebeple parayla ilgili kodlarımızı, ona yüklediğimiz anlamları tekrar gözden geçirmeli ve para enerjisiyle barışmalıyız.

Bunu yaparsak, bu barışı imzalarsak sonrasında yola devam edebiliriz. Unutmamalıyız ki, tanrı bolluklar içerisindedir ve bunu da bize vermeyi arzular, almayan reddeden, kendimizi layık bulmayan, para beni bozar diyen, para kötüdür diye düşünen bizler uzak tutarız bolluğu kendimizden. Evren bizim özgür irademize saygı duyar, isteğin benim için bir emirdir der ve biz beş parasız dolanırız ortalıkta ve dönüp sağı solu suçlarız, tanrıya kadar vardırırız isyanımızı, bunu yapanın kendimiz olduğunu bilmeden.

Şimdi bir karar verelim, parayı bizi kucaklayan kollarını açmış kocaman bir kalp olarak görmeyi seçelim. Ve bizde sevgiyle onu kucaklayalım. Böylece tekamül yolumuzda atmamız gereken adımları güven içinde atıp, hayat amacımız yolunda yürümeye başlayabilelim. Öpüldünüz.

4 Aralık 2014 Perşembe


 KOŞULSUZ AŞK, PEKİ NE KADARI?

Koşulsuz aşk, koşulsuz aşk diye dilimize pelesenk olmuş, her yerde arayıp durduğumuz bir türlü bulamayıp bulamamaktan şikayetçi olduğumuz o aşk nerede acaba? Sürekli birilerinin çıkıp bizi koşulsuzca sevmesini istiyoruz ya, biz ne kadar koşulsuz seviyoruz ki? Sevgiliyi geçtim, ailemizdeki kişileri bile koşulsuz sevebiliyor muyuz? 

O bana bunu yaptı, öbürü şunu dedi, ben bunu hak etmedimler arasında geçip gidiyor ömrümüz. Oysa bize en çok zararı verdiğini düşündüğümüz insanı ele alalım, bize gerçekten ne öğretmeye çalışıyordu? Neyi fark etmemizi sağlamaya çalışıyordu? O bize bağırdı bağırdı da neden bağırdı? Yoksa biz mi kendimize bağırıyoruz onun ağzıyla? Bize bu kötülüğü yaparak yüklendiği karmayla aslında o bizim en büyük dostumuz. 

Nasıl olabilir diyeceksiniz? Bana kötülük yapan kişi nasıl benim en büyük dostum olabilir. Mesela bir oyuncu olduğunuzu düşünün. Ben size sahnede oynamanız için tekstler dağıtıyorum. Herkesin bir rolü var bu oyunda. Sonra sahneye çıkıyoruz oyun başlıyor ve rolleri ben dağıtmış olduğum  halde gerçek sanmaya başlıyorum hepsini. O oyuncuların hepsine kızıyorum yaptıkları ve söyledikleri için. Bunu yapmam ne kadar mantıklıysa, bu hayatta bize kötülük ettiğini düşündüğümüz birini düşman bellememiz de o kadar mantıksız.

Buraya gelmeden önce bana kötülük yap demişiz, yap ki ben içimdeki şu duyguyu keşfedeyim ve çözeyim. O kişi biraz düşünmüş, ama ben bunu yaptığım için oldukça büyük bir negatif karmam olacak. Ama seni seviyorum kardeşim, bunu senin için yüklenmeye hazırım demiş ve gelmişiz buraya. Ona verdiğimiz rolü unutup kurban olduğumuzu düşünüyoruz. 

Kahraman olmaya karar verirsek, karşımıza çıkan her olayın aslında bizden kaynaklandığını içimizdeki yankılanmakta olan enerjinin sonucu olduğunu anlarsak, koşullara bu kadar takılmayız. Onaylanma ihtiyacı içerisinde olmaz, tokat atana öbür yanağımızı rahatça dönebiliriz. 

İnsanların bize ayna olduklarını, bizi bize yansıttıklarını unutmamak gerek. Aşk da sevgiden bizim içimizden akar, onu dışarıda bulamayacağımız gibi, koşullandırılmış olduğunda bir süre sonra nefrete dönüşmekten başka bir sonuç getirmez. Bütün ilişkilerin hüsranla sonuçlanmasının altında bu gerçek yatıyor. Önce kendimizi sevmeyi, kendimize aşk duymayı, bunu koşullardan çıkarmayı öğrenerek işe başlamak gerek. Bir kere bunu yapınca, aynalarda bize koşulsuzca gelen bir sürü insan göreceğiz. Öpüldünüz.
KIYAMET KIYAMET DEDİKLERİ

Dün meşhur Amerikan dizilerinden birisini izliyordum, hani şu bir virüsün bütün insanlığı öldürdüğü ve geriye kalan bir grup insanın yaşama mücadelesi verdiği tarzda olan standart apokaliptik hikayelerden birisini.

Gerçekten böyle bir şey olsa ve insanlar bir bir ölmeye başlasa sanırım ilk ölenlerden birisi de ben olurdum. Böyle bir kriz anında nasıl ayakta kalabileceğime dair hiç bir fikrimin olmaması bir yana küçücük bir depremde bile nereye kaçacağımı bilemem herhalde. Gerçi İstanbul'lular olarak büyük depremi yaşadığımız gerçeği de var, ben sadece uyanıp olduğum yerde kalakalmıştım. Bulunduğum evin yıkılmaması sayesinde kurtuldum o depremden.

Bu hususta elbette birçok film izledik hepimiz, teoride epey bir bilgi sahibiyiz. Dünyaya düşen gök taşları, istila eden uzaylılar, yayılan virüsler, bunların etkisiyle insanların yürüyen ölü olması. Ne çok Dünya'nın yerle bir olacağına dair film var. Oysa hangimizin Dünya'sı başına bir defa da olsa yıkılmamıştır ki? Her birimiz kendi yıkımımızı atlatmış ve bir şekilde sağ kalmayı da başara bilmişizdir.

Çok sevdiğim bir söz vardır, Bu dünyadaki en büyük iki güç, alışmak ve unutmaktır, diye. Her birimiz alıştık ve unuttuk bir çok şeyi, ama içimize gömdük, ama göz yaşlarımızla zehrimizi dışarı attık ya da üstünü kapattık sadece, unutmayı tercih ettik. Kıyamet, ayağa kalkmak demek, biz çok düşüp ayağa kalktık.

2012'de bir çok kişi dünyanın yok olacağını düşünüyordu. Hatta Selçuk'un Şirince köyünün yıkılmayan yerlerden birisi olacağını düşünen pek çok insan oraya akın etti. Şirince'ye gittim oldukça hoş, eski bir Rum köyü, belki belli enerji hatlarının üzerinden de geçiyordur, bilmediğim konuda yorum yapamam elbette fakat ölmemiz gerekiyorsa her türlü öleceğimiz gerçeğinden hareketle bu tip şurası ayakta kalır, buraya kaçalım gibisinden yorumları saçma bulmuştum. Gerçi 2012'de bir kıyamet olacağını da saçma bulmuştum ya neyse. Evet, bir kıyamet oldu 2012'de, ayağa kalktık hepimiz ama enerjisel boyutta yaşandı bu kıyamet. Birçok kişi farkında olmadığı enerjileri hissetmeye, dünyayı farklı ve yeni bir gözle görmeye başladı. Bir çok kişi de hala uyanışını sürdürüyor.

Ben herkesin kendi kıyametlerinin olduğunu düşünüyorum. Küçük düzeyde ve daha global etkiler yapan büyük planda. Çevremde gördüğüm bir çok kişi, farkında olsa da, enerjisi değişse de, aydınlanma yoluna girse de, hala kendi küçük kıyametlerini yaşamaktan kurtulabilmiş değil. Çevremizdeki acıların, huzur duygumuzu bozamayacak noktada bizi etkilememeye başlamasını başardığımız gün, işte global düzeydeki kıyametle uğraşmaya başlayabiliriz.

Burada söylemek istediğim yanı başımızda olan savaşa üzülmeyelim değil, söylemek istediğim bu üzüntüyü içimizdeki huzur duygusunu etkileyecek düzeyden, Evet, bu yaşanan kötü, acımasızca ve değiştirilmesi gereken bir durumda öyleyse benim bundan çıkaracağım ders nedir? ve ben şimdi bunun için ne yapabilirim noktasına getirmek. Yani tıpkı o filmlerdeki hayatta kalan kahramanlar gibi kurban psikolojisinden, kahraman psikolojisine geçiş yapabilmek. Kendi küçük kıyametlerimizden kurtula bilmemizin en temel anahtarı burada yatıyor. Elbette bu temelden sonra, binanın üst katlarını da çıkmamız gerek ama bu temel olmadan, bundan kurtuluş yok.

Siz kendi küçük kıyametlerinizi aşarsanız o zaman dünyanızın cennet bahçesi olacağının garantisini verebilirim. Dışarıda olanla değil kendi içimizdeki cennetle ilgilenmemizin zamanı geldi de geçiyor bile. O saatten sonra, kimse Şirince köyüne gitmek, endişeler içerisinde yıkım beklemek zorunda olmaz. Çünkü, yaşamak ya da ölmek kavramı önemini yitirir. Sadece huzur olur, bir cennet huzuru. Öpüldünüz.

3 Aralık 2014 Çarşamba

 HAYATI YAKALAMAK

Hayatı bir yerinden tutmak istiyorum ama avuçlarımdan kayıyor tam yakaladığım dediğim anlarda. Biraz kırgınım, biraz da yaralı bu yüzden insanlara yaklaşırken çekinmem, bu yüzden kolayca içimi açamıyor oluşum. Ne de olsa savaş yaralarım var benim.

İçimin derinliklerin de gizlediğim, olmasını hayal edip durduğum ama olmayan tüm şeyler için özlemlerim var. Kendimi kandırmaya, oyalamaya çalışıyorum bir süredir. Hayatın anlamsız gidişini, mutsuzluğunu görmemek için. Kendimden kaçışlarımın odağını bu oluşturuyor. Sadece kendimden değil, herkesten kaçıyorum aslında. Yüzüme yerleştirdiğim gülümsemenin ardında kan ağlayan dudaklar gizli ve bağırıp çağırmak haykırmak istiyorum tüm yüzlere defalarca. Olmuyor demek istiyorum, içimin bir yerinde bir şeyler yanlış.

Bir yere tutunamıyorum demek istiyorum ama anlatamıyorum bunları kimseye. Kendime bile gerçek hislerimi anlatabildiğimden şüpheliyken kime ne anlatacağım. Yeni bir savaşta karşıma silah olarak çıkabilecek neleri söyleyebileceğim. Güvensiz yüreğim bunun olmasına izin verecek mi bir gün. Tüm içimdekileri dışarı kusmama. O kırılmış, bu incinmiş, öbürü benim için ne düşünür demeden. Çevreme ördüğüm hapishanenin duvarlarını aşabilecek miyim? Tırnaklarımla kazımalarım sonuç verecek mi bu karanlıktan çıkmama. İçime akıttığım gözyaşlarım acıları büyütmeye son verecek mi yakın bir zamanda. Ben kurban olmaktan, kahraman olmaya geçiş yapabilecek miyim?

Bunun için ne gerekiyor, kendimi nasıl tanıyacağım. Kimim ben aslında? Beynim de hiç durmadan konuşan ve hiç susmayan, delirtircesine benimle kavga edip duran o ses mi? Yoksa insanlara konuşan bu dudaklar mı? Yoksa daha derinde çok başka, bambaşka birisi miyim? Kendimle tanışabilecek miyim günün birinde?

Tertemiz beyazlar içinde bir odada birisi gelip, Merhaba, ben senin bak nasıl da bembeyaz ve kirlenmemişim diye kendini gösterecek mi bana? Yoksa üzerime sıçramış çamurların içinde, beynim de negatifliğin bir numaralı şubesiyle dolanmaya devam mı edeceğim sonsuza kadar. Tanışamayaca mıyım asıl özümle? Soramayacak mıyım ona sorularımı? Hayat amacım ne? Neden geldim ben buraya? Yaşadıklarımın sebepleri? Korkularım, kıskançlıklarım, öfkelerim hepsinin gerçek nedeni?

Bir çağlayan gibi huzur duygusunu iliklerimde hissedemeyecek miyim hiç bir zaman. Ne zaman farkında olacağım? Ne zaman hissedeceğim. Tüm beslendiğim acılardan, hüzünlerden, umutsuzluklardan yakamı kurtarıp gerçekten yaşamaya ne zaman başlayabileceğim? Öpüldünüz.

2 Aralık 2014 Salı

KENDİ YOLUM
Hayatım boyunca pek çok yanılgım oldu. Ama bunlardan en büyükleri içimdeki boşluğu doldurmaya çalıştığım anlarda başıma geldi. Bir dönem sevilmeyi istedim herkes tarafından, sevilecek özelliklere sahip olmayı.

Sevilmek için insanlara iyilik yapmaya çalıştıkça daha sevilmez birisi oldum. Sonra yalnızlık geldi, yalnızlığın koynuna sığınmaya çalıştım. Yalnızlık şarkıları dinleyip, terk ediliş şiirleri yazdım. Gökyüzünde yalnız gezen bir yıldızdım ben, ama yalnızlıktan ölesiye korkan birisi olup çıktım. Bilgimle hayran bırakmak istedim çevremi, ukalalığı keşfettim. Anlamını bilmediğim sözler oldu kimi zaman bana atfedilen. Düşündüm anlamını bilmediğim birisi nasıl olabilirim diye. Hep kurbandım, superman de bir yerlerden çıkıp gelmiyordu. Mutlu olmak için yaptıklarım daha bir mutsuzluk getiriyor, hayatla savaştıkça ben kaybediyordum. 
Ve bir gün anladım... İçimdeki boşluğu dünyevi şeylerle gidermek, istediğim sürekli mutluluk halini sağlamıyordu. Dünyaya kahretmek, buranın çok kötü bir yer olduğunu söylemek gerçekten böyle olmasından başka bir şeye yaramıyordu. Bulmam gereken başka bir şey vardı. Tüm yaptıklarımdan başka bir şey bana sürekli mutluluk halini ya da buna en yakın hali sağlayacaktı. İçimde canavarcasına büyüyen boşluğu başka bir şeylerle doldurmam gerekiyordu. Okumaya başladım, elime geçen her şeyi öğrenmeliydim, bulmalıydım. Bir yerlerde beni bekleyen bilgileri bulacaktım eninde sonunda. Pek çok yeni bilgi, pek çok yeni şey buldum okuduklarımda. Evet, beni istediğim sürekli mutlu olma halinde tutamıyorsa da, içimdeki bir yerleri tatmin etti okumak bir süreliğine. Boşluk öylesine büyüktü ki, devasa kitapları yuttu, yüzlerce sayfayı içti. Evet, bir şeylerin farkındaydım artık. Ne olduğumun, boşluğun neden var olduğunun. Ama bunları bilmek bana yetmedi. Boşluk azalsa da ordaydı ve sürekli mutluluk halini yine de yakalayamıyordum. Bilgi vardı, ama uygulama işte o yoktu. Ne yapmam gerektiğini düşünüyordum. Uygulamaya geçmem için ne yapmalıydım? Cevap çok alakasız bir dergiden geldi. Okuduğum bir yazı, meditasyondan bahsediyordu. Meditasyon yapmayı öğrendim. Kolay değildi, zorlanıyordum. Meditasyon yapma sayım gittikçe azaldı, evet bana sürekli mutluluk halinde kalma yolunda önemli adımlar attırdı meditasyon. Yine de boşluklar vardı. Yine de tam değildi her şey.
Ve sonra anladım… Zaman gelmişti. Çağrı netti. Bütün beklentileri terk etmekti önceliğim. Sonra hayattaki her şeyin kaynağının hisler olduğunu anladım. Nerede olduğun değil bulunduğun yerde ne hissettiğin önemliydi. Mutsuzluğu da yaratan bendim, mutluluğu da. Ben değişebilirdim sadece ve ben değişirsem her şey değişecekti. Düşünceler hislerin, hisler düşüncelerin kontrolündeydi. İkisi birbirinden ayrılmaz bir bütün tam bir parçaydı.

Biliyorum ki, herkesin yolu birbirinden farklı. Herkes o boşluğa çare aramakta. Ben boşluğumu doldurmaya, hep mutluluk halinde kalmaya başladım. Örnek olmak ve kendi yolumu ucundan kıyısından anlatmak istedim. Umarım sizin yolunuz için feyiz olur.

Sevgiyle kalın… Öpüldünüz...